Sosyal Dokunun ve TV Programlarıyla Karşılıklı Etkileşimi

Sosyal Dokunun ve TV Programlarıyla Karşılıklı Etkileşimi
Dr.Saadet UĞURLU

İletişim, insanın varlık sürdürme biçiminin bir ürünü ve insanın varlık sürdürme biçimindeki gelişmelere göre değişimlere uğrayan insana özgü bir olgudur. Bütün canlılar gibi, insan da doğa ile etkileşimde bulunarak varlığını sürdürür. Diğer canlı türlerinden farklı olarak yalnızca insan, doğa ile etkileşimde araya kültürünü koyar. Araç ve gereçlerden, bu araç ve gereçle iş yaparken başvurulan örgütlenme biçimlerinden, iş görme ve işin eşgüdümlenmesine ilişkin yöntemlerden, iş bölümünün yarattığı insanlar arasındaki farklılaşmaları haklılaştırması ve kurumsallaştırması amaçlayan açıklama ve inançlardan oluşan kültür, insanın doğa karşısındaki etkinliğini artırır.

Doğal çevresi araç-gereçleri, üretim süreçlerindeki insan ile insan arasındaki ilişkiler, bu ilişkilerde farklılaşmaları tarafların gözönünde haklılaştıran değerler sistemi ise insanın toplumsal hayat tarzını oluşturur. Bunun mayası iletişimdir.

İletişim sözcüğü, Latince kökenli communication sözcüğünün karşılığıdır. Birbirlerine ortamlarındaki nesneler, olaylar, olgularla ilgili değişmeleri haber veren, bunlara ilişkin bilgilerini birbirlerine aktaran, aynı olgular, nesneler, sorunlar karşısında benzer yaşam deneyimlerinden kaynaklanan, benzer duygular taşıyıp bunları birbirine ifade eden insanların oluşturduğu topluluk ya da toplum yaşamı içinde gerçekleştirilen tutum, yargı, düşünce, duygu bildirişimlerine iletişim diyoruz. Batı dillerindeki communication sözcüğünün, Latincedeki communis sözcüğünden gelişi de bunu gösteriyor. Benzeşenlerin oluşturduğu ortaklık ya da topluluk anlamına gelen bir sözcükten kaynaklanıyor communication ya da iletişim kavramı.

İletişim, en basit düzeyde bile, üç ögeye dayanır. İletiyi gönderen, iletiyi alıp açımlayan ve bu ikisi arasında iletinin gönderilmesinde kullanılacak bir iletişim kodlaması, bir ileti, iletiyi gönderene kaynak, alana hedef kitle, iletişimde gönderilen bildirime de ileti diyoruz. Kaynak, kimi zaman tek bir kişidir, kimi zaman ise bir gazete, bir ajans, radyo ya da televizyon istasyonudur. İleti, iki insan arasındaki iletişimde sözel olarak kodlanabilir. Yüzyüze iletişimde atmosfer, telefon görüşmesinde elektrik akımından değişimleri taşıyan kablo, telsizde havadaki iyonlar bu iletiyi taşıyan kanal görevi yüklenir. İletişim sürecinde seslenilmek istenen kişi ya da kişilere, toplumsal kesimlere hedef kitle (destination) diyoruz.
Toplumdan mutlak olarak kopmuş birey her zaman bir yanılsamaydı. Bağımsızlık, özgürlük tutkusu, halden anlamak ve adalet duygusu gibi en beğendiğimiz insani özellikler bireysel olduğu kadar toplumsal özelliklerdir. Gelişmiş birey, gelişmiş bir toplumun ürünüdür.

Medya çok büyük topluluklara, bu toplulukların bireyleri arasında fark gözetmeksizin hitap eden iletişim araçlarıdır. Kitle iletişim araçları gerçekte basını, radyoyu, televizyonu, sinemayı ve bir takım yeni iletişim teknolojilerinin ürünlerini kapsar.

İletişim eskiden yalnız haberleşme kesimiyle sınırlıyken şimdi işletmelere, kültüre hatta aileye kadar her alana girmiştir. Günümüzde iletişim denilince çok dallı karmaşık bir ağ akla gelmektedir. İletişimin çeşitleri karşı karşıya getirdiği insan sayısına göre belirlenmiştir. Noktadan noktaya iletişim telefon, noktadan kitleye iletişim radyo, televizyon, yazılı iletişim ise gazete, dergi vd.dir. İletişim sistemleri her geçen gün artınca bütün iletişim sistemlerini içine alan kitle iletişim araçları anlamına gelen “medya” terimi türetilmiştir.

Böylelikle bireylerin hayatlarına ‘medya’ tüm ihtiyaçlarıda karşısına alarak girmiştir. Bireyin hayatında özellikle 1970’lerin sonundan itibaren önemli yer tutan ve kültürel değişimlerin odak noktasında yer alan televizyon, basın, radyo, veri bankaları gibi medyaların baş döndürücü gelişmesi, bugün artık bir ‘iletişim ideolojisi’ ni tartışmayı gerekli kılmaktadır. Medyanın hem bir iktidar aracı hem kültürel bir olgu oluşu hem de felsefi, estetik, ideolojik boyutlara sahip bulunup, konuya değişik uzmanlık alanlarının bilgisiyle bakmayı zorunlu hale getirmiştir.

Televizyon izleyicisi belli psikolojik ihtiyaçları olan birey olarak kabul edildiğinde izleyici bu ihtiyaçlarını televizyon ekranına taşır. Kitle iletişimcisi de bu ihtiyaçları doyurmaya, hoşnut etmeye çabalar. Buna göre televizyon izleme bir ihtiyaçtır ve bu ihtiyacın doyurulmasını TV karşılamaktadır. Kitle iletişim sosyologlarından Elihu Katz’ın 1973 yılında kitle iletişim araçları tarafından karşılan beş temel ihtiyaçı şöyle belirler :
1. Bilmeye ait ihtiyaçlar (congitive needs) : Enformasyon elde etme, bilme,anlama
2. Duygusal ihtiyaçlar (affective needs) : Duygusal ve estetik deneyim, aşk ve dostluk üzerine ihtiyaçlar, güzel şeyler görme arzusu
3. Kişiliği tamamlayan ihtiyaçlar (personel integrative needs) : Kendine güven, denge,toplumsal durum, güven tazeleme gibi ihtiyaçlar.
4. Toplumsallığı bütünleyen ihtiyaçlar (social integrative needs) : Aile, arkadaşlar ve diğerleri ile temasları güçlendirme ihtiyaçları.
5. Gerilimi boşaltma ihtiyacı (tension release needs) : Kaçış ve oyalanma ihtiyacı.
Televizyon programlarının izleyici üzerindeki işlevleri bazı durumlarda son derece önemli olabilir. Medyaların sunduğu doyum ve karşıladığı ihtiyaçları Arthur Asa Berger şöyle sıralamamaktadır :
1. Eğlendirme
2. Otorite figürlerini yüceltilmiş ya da alçaltılmış görme
3. “Güzel”i arama ihtiyacı
4. Paylaşma
5. Merakı tatmin etme ve haberdar olma
6. Tanrıyı ve tanrısal planı tanıma
7. Endişeden kurtulma ve oylanma
8. Empatiyi yaşama
9. Aşk,nefret, korku, dehşet vb. gibi üç duyguları kontrollü ve suçluluk hissi duymadan yaşama
10. Taklit edecek modeller bulma
11. Kimlik kazanma
12. Dünya hakkında enformasyon alma
13. Adalete olan inancı güçlendirme
14. Romantik aşka inanma
15. Büyüleyici, mucizevi, inanılmaz şeylere inanma
16. Başkalarının hatalarını görme
17. Empoze edilen dünyadaki mevcut düzeni görme
18. Sevimsiz duygulardan arınma
19. Tarih sürecine katılma
20. Suçluluk duygusu duymadan seks dürtülerine, çıkış noktaları kazanma
21. Tabu olan konuları riske girmeden, bedelini ödemeden keşfetme
22. “Çirkin”i arama ihtiyacı
23. Ahlaki, kültürel, ruhsal değerleri güçlendirme
24. Kötüleri eylemde görme
Medya günümüzde toplumsal yaşamla bütünleşmiştir. Medya kamuoyunu dileği gibi yönlendirebilecek güçtedir. Bir sektör haline gelmiş olan medya elindeki büyük gücün farkına varan yatırımcıların ilgi odağı olmasının ötesinde büyük yatırımların yapıldığı bir sektör haline gelmiştir. Çok geniş kitlelere yazılı, görsel-işitsel ortam ve araçlarla ulaşır olması kamuoyu üzerindeki farklı yapılarda etkisini önemli şekilde arttırmıştır.

İnsanların boş zamanları, çalışma sürelerinin azalması, insan ömrünün uzaması nedeniyle sürekli olarak artmıştır. İşten artan zamanın büyük bölümü hoş zaman geçirecek uğraşlarla doldurulmaktadır. Pek çok ülkede boş zamanı değerlendirme araçları arasında ilk sırayı kitle iletişim araçları ve özellikle televizyon almıştır. Günümüzde insanların işte geçirdikleri zamandan daha çok zamanlarını radyo dinleyerek, televizyon izleyerek geçirdikleri söylenebilir. Kitle iletişim araçları bir etkileme aracı olarak algılanmış, yönetimler bunların içeriğini denetleme kaygısı duymuşlardır. Gündelik yaşamın artan ritmi ve okumaya ayrılan zamanın daralması, okuru, taleplerini daha kolay ve ucuz elde edebileceği, her an elinin altında bulunan görsel-işitsel iletişim araçlarına yöneltmektedir.

Televizyon programları tüm ülkelerde hazırlanış ve sunum da farklılıkların yanı sıra ortak özellikler de taşımaktadır. Avrupa ve diğer ülkelerin resmi kanalları genellikle haber veya okul programlarıyla yayına başlarlar. Onların programlarında eğlenceye ve daha ağırbaşlı, eğitime yönelik yayınların miktarı dikkatle ayarlanır. Bunlar zaten resmi statülerine uygun olarak, parlamento görüşmeleri, dini yayınlar, politik müzakereler gibi genel ilgi uyandıran bütün yayınların toplandığı yerlerdir. Çoğunlukla da birinci kanalları, en geniş biçimde halka seslenir; burada, haftanın her günü rastlanan üçer günlük haber programı ve televizyonun vazgeçilmez, en çok izlenen yayın saati ile buluşma yeralır. Uzun metrajlı filmler, belirgin farklarla, programların yapı direklerinden birini oluşturmaktadır.

Güçlü sinemacılık gelenekleri olan ülkelerde (Fransa, İtalya, Almanya) televizyon bir yayın rölesi meydana getirerek, salonlara gösterilen rağbette açıkça bir azalmaya neden olmaktadır: özel veya resmi kanalların en çok televizyon izlenen yayın saati uzun metrajlı filmlerle doludur. Buna karşılık, Kuzey Avrupa ülkeleri ve özellikle de Birleşik Krallık’ta filmlere sadece gündüz yayınlarında yer verilmektedir (BBC’de filmlere ya saat 14.00/16.00’da ya da gecenin son programı olarak yer verilir). Eğlence ve spor programları, televizyon filmleri ülkesine bağlı olarak, oldukça değişmez bir şekilde, televizyonun en çok izlenen yayın kuşağını oluşturmaktadır. Daha sınırlı bir kitleye yönelik olan ikinci kanal, genellikle sportif, kültürel ve dini yayınları ele alır . Ana haber kuşak saatlar bir çok ülkede benzerlik gösterir. Ya da ARD(Almanya) veya BBC, yayınlarının çok izlendiği saatlere belgesel veya kültürel içerikli bir program yerleştirmek konusunda tereddüt etmezler. Resmi kanalların gelirlerinin büyük ölçüde reklam gelirlerine bağlı olduğu Fransa’da ise örneğin, buna çok ender rastlanılabilir. Resmi kanalları birbirinden farklılaştıran son faktör daha vardır: ülkenin büyüklüğü ve kanalların geniş alanlara yayın yapabilme gücü. Küçük ülkelerde resmi televizyonlar genellikle konuşmaya dayalıdır, çünkü orjinal kurgu filmlere veya eğlence programlarına ağırlık vermelerine yetecek imkanlardan yoksundurlar .

Özel kanallar da global olarak program hazırlıklarında, farklı ülkelerde de bir çok benzerliğe sahiptir. Gündüz yayınları (day time) ev hanımlarına yöneliktir, yayınların en çok izlendiği kuşaktan önceki yayınlar (avant-prime time) seyirciyi tavlamaya yöneliktir ve bunlar daima daha çok kişinin hoşuna gitmeye çalışır. Öğleden sonraki yayın kuşaklarında hafif Amerikan dizileri, uygulamalı yayınlar ve oyunlar yeralırken, akşam yayınları daha bir ağırlık kazanır. Amerikan filmleri, banttan spor ve eğlence programları. Türkiye’de son bir kaç yılda gelişen diziler, türk toplum yapısının uzun süredir yukarıda belirtilen standart programlardan sıkıldığını ve kendi kültürnün modernize edilmiş yapı örneğindendir. Ancak bu dizi furyasının da bir zaman sonra değişen tüketicinin istek ve beklentilerine göre tekrar şekilleneceği de bir gerçektir. Bu furyalar içerisinde Türkiye’nin hızla değişen gündemlerinde etkilenerek gelişen diğer program tiplerine örnek olarak şunları (prime time için) sıralayabiliriz: Haber ve reality show, yarışma, talk show, magazin programları, tartışma programları, sitcom, dizi ( Etnik, derin devlet, aşk, vb.)

Dünyada kitle iletişimin bugünkü durumu 1980’lerden önemli bir biçimde farklı değildir. Bugünde ABD ve öteki gelişmiş kapitalist ülkelerin dev ve çok uluslu şirketleri içinde yaşadığımız dünya sistemi örgütlemekte, onu geliştirmekte ve yaşatmaktadır.

“Dünyamız yepyeni bir dünyadır; zaman faktörü bitti, mekan faktürü kayboldu. Biz şimdi evrensel bir köyde yaşamaktayız”

Kitle iletişim araçları arasında etkisi en çok tartışılan televizyondur. Kimilerine göre televizyon insanların dünyasını bir örnekleştiren, onları sahip oldukları değer yargılarından uzaklaştırıp ahlak dışılığa, şiddete, tüketime, tek boyutlu düşünmeye iten araçtır. Kimilerine göre de insanlar dünyada olup bitenlerden haberdar olur, izlerken eğlenir, eğlenirken öğrenir. Teknolojinin diğer alanlarında kaydedilen gelişmelerle yer ve zaman kavramları anlamını yitirmiş, gündelik hayatın kazandığı ivme insanı değiştirmiş, değer yargıları alt üst olmuştur.

Günümüzde sosyologlar, psikologlar, televizyonun toplumun belli başlı kültürel değerlerinde yozlaşmaya, insanın özellikle de çocukların mantık ve akıl yetilerinde bozulmaya yol açabileceğinden kaygılanıyorlar.

İletişim araçları sunumunun zenginleşmesi, toplumsal dokudaki karmaşıklıkla eşzamanlıdır. Sosyo-demografik bölünmeler, giderek etkisini kaybetmektedir. İnsanlar, yaşamlarını, model ve normlara başvurmaktan çok kendi kişisel güdülenimlerine göre sürdürmektedir.

Kitle iletişiminde kaynak ile hedef kitle arasında bir fiziksel mesafe vardır. Gazeteleri, radyoları, televizyonları tek bir devlet denetimi altına alarak hedef kitleyi tutsak okuyucu/tutsak izleyiciye (captive audience) dönüştürmemiş ve toplumsal hayatın diğer alanlarında kendi iktidar tekelinizi kurup iş ve ekmek içinde herkesin sizin ağzınızdan çıkacak şeyleri dinlemesini yaşayabilmenin zorunlu önkoşulu haline getirmemişseniz hedef kitlenizdeki insanlar sizin karşınızda, bu mesafe sayesinde, belirli bir özgürlüğe sahiptir .

Soruna İletişim kuramları açısından Ünsal Oskay’ın bakış açısıyla bakarsak; en önemli nedenin, televizyonlardaki programlarda iletinin yapacağı etkiyi belirleyen dört öğe olan iletinin kendisi, hedef kitledeki bireylerin ilişkide bulundukları grup ya da gruplardan yalnızca birinin; yani, iletinin özenle hazırlanmasının bizim elimizde oluşudur.

1970’lerde suçların giderek artması ve suçun konu edinildiği cinayet, dedektif ve casusluk filmlerine duyulan ilginin toplumda artması üzerine araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlardan kuşku duymaya başlayan bazı sosyal bilimciler, iletişim kuramcıları, psikolog ve siyaset bilimcileri konuyu yeniden incelemeye başlamışlar. Bizim için, bu yeni çalışmaların çok önemli iki yanı var: Bu tür yayınların belirli süre içinde suça yönlendirmediği doğru olsa bile, suç sayılan davranışları olağanlaştırmakta; hayatımızı ve çevremizi suçlarla barış içinde yaşamamız gereken bir hayat, bir çevre olarak tasvir etmekte olduğu da unutulmamalıdır. Ayrıca suç işlemenin inceliklerini estetikleştirdiklerini, suçu estetikleştirilmiş bir kurmaca ilginçliğiyle anlattıklarını, yansıttıklarını da. Bu nedenle, yalnızca anlatımlarındaki hızlı aksiyon akışıyla değil, yaşadığımız hayatın kırgınlık ve öfkelerimizi haklılaştırır göründüğü için de ilgi çekici yayın türlerinin başında gelmektedir.

İkinci olarak da, yaşadığımız hayat ya da toplumsal realite karşısındaki husumet duyguları fazla yoğunlaşmamış kimseler bu yayınlardaki suçluların işlediği suçların aracılığı ile fantezi niteliğinde ya da tevkil edilmiş (vicarious) bir suç ile boşalma (catharsis) elde etmektedir . Ancak günün birinde hayatlarında büyük sarsıntılarla karşılaştıklarında, hem suça yönelmeleri kolay olmakta, hem de suçun ne olduğu, nasıl gerçekleştirldiği konusunda bilgi edinmiş olmaktadır. Suçu olağan sayma, meşru sayma ve suçu öğrenme suça yönelmeyi kolaylaştırmaktadır.

Ayrıca, her TV kanalında hergün birkaç tane suç ve suçlulara ilişkin dizi izleyen ortalama insan hayatın her alanını suçluların ve suçların istila ettiğini düşünmeye başlamaktadır. Polisin yetkilerini hukuk dışı biçimlerde kullanmasını hoş görmeyen demokrasi ve hukuk devletine inanan yurttaş, duyarlılığını yitirmektedir. Şiddetin kitle iletişimi araçlarında bu denli yeralmasına karşı daha ciddi uyarılarda bulunanlar da var. Bu araştırmacılar günümüzün modern toplumlarında anominin yaygınlaştığını; realiteye duyulan husumetin düşsel fantazyaların getireceği katarsisle hafifletilemeyecek yoğunluğa vardığını ileri sürmektedir. Anominin yaygınlaşması, toplumsal gözaltında tutmanın işlemediği yer ve anlarda, o ana kadar herkesin “aklı başında insan” saydığı kimselerin de suça yönelmeleri olasılığını arttırmaktadır.

Televizyon ve videonun kırsal kesimde yaygınlaşmasının bir çevren (ufuk) genişlemesine yol açtığı da kesindir. Egemen sınıf(lar)ın ideolojisini yayıyor olsa bile, bu geri kalmış bölge insanları iletilen mesajları kendi yaşam deneyimlerinin ve toplumsal ilişkilerinin içinden algılamakta, dolayısıyla onları belli ölçüde dönüştürmekte, değişime uğratmaktadırlar. En azından, bu insanlar daha başka yaşamlar olduğunu görmekte, üzerinde düşünmedikleri sorunların farkına varmakta, içeriklerini tam anlayamasalar bile yeni düşünceler işitmektedirler. Sonunda sisteme uyumlanıyor olsalar da kölelerin bile isyan edebildiğini, kadınların kocalarına baş kaldırabildiğini öğrenmektedir .

Bir çok iletişim kuramcısının belirttiği gibi, hiçbir mesaj, yayıcısının, kodlayıcısının amaçladığı biçimde alımlanmamaktadır. Meydana gelen anlamsal kaçağa rağmen, kitlelerin edinebildiği bilgi yine de büyük ölçüde manipülatiftir. Ama bu bilginin son çözümlemede kent ve kır proletaryasındaki izleyici-bireylerin dünyasını bir ölçüde zenginleştirdiği bellidir.

Yazı uygarlığının, yani Gutenberg Galaksisinin temel kavramlarının “bireycilik, merkezcilik ve milliyetçilik” olduğunu öne süren M.McLuhan’ın televizyonun devreye girişiyle dünyanın “evrensel bir köye” dönüştüğünü, algılamanın “bütünsel, anında ve duyumsal” nitelik kazandığını ve yazı uygarlığının sonunu muştuladığını öne sürdüğü biliniyor. Televizyon, bir anlamda sözel kültüre dayalı cemaat yaşamını geri getirmiştir. Kuşkusuz McLuhan’ın kültür çevrelerinde belli oranda “meşum” olarak nitelenen öngörüsü gerçekleşmedi ve yazının sonuna gelinmedi ama kültürün büyük ölçüde görselleştiğini ve “yaşam deneyimlerimizin” televizyon ve video filmlerinde üretilen “yapay-olaylardan oluşmaya” başladığını kabul etmek gerekiyor .

Bu nedenden dolayı, özellikle TV film ve dizilerinin yapısının anlaşılması ve nasıl kurgulandıklarının bilinmesi özel bir önem taşımaktadır. Çünkü, TV ve video filmlerinde üretilen fantazya dünyası, somut insanların fantazya dünyaları öngörülerek yaratılmakta ve yine somut, çalışan ve eyleyen insanların beklentileri öngörülerek yeni fantazyalar kurgulanmaktadır . Metropollerdeki kimi evlerde iki, hatta üç televizyon bulunduğu bir gerçek: Dolayısıyla, vaktini aracın başında geçiren insan sayısı da hızla artıyor. Yani yalnızlaşan ve toplumsallıktan arınan insan sayısı. McLuhan’ın katılım formülasyonu, bu bağlamda ve insanı yurttaş olarak anladığımızda fazla bile önem taşımaz oluyor. Devlet Televizyonu’nun bile, özel televizyonlarla rekabet koşullarının zorlaması sonunda büyük ölçüde tecimselleştiği ve eğlence sanayiine eklemlendiği bir zamanda, kamu ve özel kesim TV’lerinde yer alan kültürel ve siyasal içerikli yapımlar da giderek seyirlik programlar haline dönüşmeye, dolayısıyla da demokratik ve özgürlükçü biçimde serbestçe kamuoyu oluşturma amacını yerine getirememeye aday görünüyorlar.

Zengini ve yoksuluyla, kültürlüsü ve cahiliyle, kentlisi ve köylüsüyle Türk toplumu da dünya toplumları gibi, Sequela’nın deyişiyle “Şizomedyatik yaşama” tutsak olmuş bulunuyor. Yerli ve yabancı dizilerle kalkılıp onlarla yatılıyor. Televizyon karakterleri gerçek anlamda mahremiyetimize girmiş, aramıza karışmış bulunuyorlar.

Baudrillard’ın iletişim felsefesine kazandırmış olduğu bir terim “simülasyon”, toplumsal dokunun varolduğu bir ortamı açıklama getirebiliyor. Baudrillard’ın deyimiyle, “Hiçbir şeyin aslı yoktur ve herşey simülasyondur” der. “Gibi”ler dünyasında, hiç bir şeyin aslının olmadığı, herşeyin simülasyona dönüştüğü bir dünyada insanlar, bir aldatma ve yanılma süreci yaşarlar. Medya bu süreç içinde başroldedir. Buna Prof. Dr. Edibe Sözen “kitlelerin manipülasyonu” der.

Yine de televizyonun en ağırlıklı yeri işgal ettiği medyalarda kullanılan yeni iletişim teknolojilerinin demokratikleşme sürecini hızlandırdığını, “siyasal ilişki kalıplarını kökten değiştirdiğini” öne sürenler de var. Bunlardan biri olan Alvin Toffler’ın düşüncesi şu: Karşımızda beliren artık kitle demokrasisi değil, enerji yüklü, hızla değişen bir ‘mozayik demokrasisi’dir. Bu olgu ekonomide mozayiklerin belirmesinin siyasetteki biçimidir ve kendi kurallarına göre işler.Bunlar bizi demokrasiye ilişkin en temel varsayımlarımızı bile yeniden tanımlamaya zorlayacaklar”

Kamu ve özel kesim televizyonlarında üretilen yerli yapımların (diziler, eğlence programları, açık oturumlar,vb) gerek biçim (sunum, mekan, dekor,vb) gerek içerik (konu, olay örgüsü, tartışma yöntemi vb) açısından bir karşılaşması bu gözlemin ne kadar doğru olduğunu göstermeye yeter. Dolayısıyla kanal sayısının bollaşmasına rağmen, izleyici kitlesi gerçek anlamda alternatif görüşle karşı karşıya kalmamakta, aynı söylem çerçevesinde kurulmuş yapımlara bağımlı kılınmaktadır.

Son yıllarda, televizyonun özellikle ticari televizyonun etkilerini gösterilen ilgi artmaktadır. Sorunlardan biri, TV’nin şiddet ve şiddete dayanan davranışlar üzerinde etkisi olup olmadığıdır. Genel olarak, ticari televizyonun pasif ve konformist tutumlar oluşturduğu ve pekiştirdiği; eleştiricilikten ve yeni tutum ve kanaatları yaymaktan kaçındığı söylenebilir.

1990’lardan yana ise, medyaların tekil konumlarından çıkıp, piyasa değerleriyle yönlenir hale gelmiştir. Televizyon, dergi, gazete ve hatta kitap işbirliğiyle bir monopolleşme sürecinin yaşandığına şahit olurken, kültürel olarak da giderek artan ‘popülerleşme’ ve ‘magazinleşme’ kendini iyice hissedilir hale getirmektedir. Böylesi bir trend, eğlence ve reklam sektörlerine de büyük bir ivme kazandırmıştır. Kültür endüstrisine uygun bir şekilde, medya dünyası ‘reklam ve eğlence’ yapılanmasından yana tavrını iyice keskinleştirmiştir.

Şu anda televizyonlarımızda yer alan diziler; fırsatların, sürekli heyecanın, lüksün, romantizmin ve iyi bir yaşamın sunulduğu diziler. Bütün bu unsurlar hemen her kültürde, kültür üyelerinin isteklerini temsil etme özelliğine sahipler. Erkek egemen bir dünya, kadın güzelliği, cazibe, bolluk, refah ve mücadeleli bir hayat…vs gibi unsurlar, sosyo-kültürel dokusunu ve hakim ideolojisini belirlemekteydi.

Televizyonlarda gösterilen çoğu yabancı kaynaklı diziler, “yumuşak” ideolojimizi belirleyen dokuya rahatlıkla sinmeye başlamıştır. Yabancı yapımlardaki lüks, iyi bir yaşam, heyecan, gelecek için fırsatlar, yumuşak ideolojilerle sunulurken, yerli yapımlar herhangi bir ideolojiji yansıtmamaktadır. Yabancı yapımlardaki genel ideoloji, ulusal kimlik, farklı etnik gruplar ve pazarlanacak diğer ülkeler düşünülerek ortaya çıkarken, bizdeki yapımların, tamamıyla içe dönük bir anlayışla ortaya çıktığı görülmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir